Defter yere düştüğünde tüm kelimeler de saçılıyor
beraberinde. Krem rengi halının üzerinde siyah lekeler oluyorlar, aralarına
düzeltmeleri yaptığım mavi kalemden de karışmış. Bakıyorum yerdeki söz yumağına
o son sayfayı bir daha yazamayacağımı bilerek. Kelimeler orada, ayaklarımın
altında; ben buradayım ama hala eksik olan şeyler var. Her kelimeyi titizlikle
bende gizlendiği yerden tutup çıkarttım, mürekkeple portrelerini sayfaya
taşıdıktan sonra uçup gitmelerine izin verdim ve onları artık geri çağıramam.
Yerde kaç kelime var? Üç yüz mü? En fazla üç
yüz elli olmalı. Hepsini alıp rastgele yerlere koysam bile matematiksel olarak
aynı sayfayı tekrar yaratmam için düşük, çok düşük de olsa bir ihtimal var
değil mi? Yoksa kandırılıyor muyum yine sayılar tarafından, geçen yılki gibi?
“Bak.” demiştin telefonda “Sadece beş bira
içtim. Sadece.” Alkol seni çabuk çarpmıştı hep “Biranın alkol oranı yüzde dört,
ben elli üç kiloyum yani doksan dakikada yeterince alkolü atmış olacağım
arabayı kullanmak için. Dert etme, yatağa git ve mışıl mışıl uyu, tamam mı?” Dert
ettim ama yine de gittim yattım, ilk bir iki saat uyku tutmadı.
Sonra uyumuşum.
Yatağın yanında, yere oturmuş beni
izliyordun. Evden çıkarken giydiğin siyah kot ve beyaz bir omuzu düşük tişört ardı
üzerinde. “Hoşgeldin.” diyip gülümsedim sana, başını hafifçe sola eğerek
bakmaya devam ettin. Kalkmak için yorganı kaldırdım ve bir saniye bakışlarımı
çevirdim senden, geri döndüğümde yoktun. Yatak odasının kapısına ışık vurdu
sonra, ardından da senin sesin. Gülüyordun, kahkahalarla. Mutfağa gittim
kalkıp, yanına. Buzdolabını açmış, karşısında kahkahalara boğulmuştun; sarhoş
olduğun belliydi. Belinden tuttum seni: “Hadi gel, yatalım.” Su doldurdum
tezgahın üstündeki cam şişeye ve iç diye verdim sana, mutfaktan da çıkıyorduk
bu sırada, ışığı kapattım. Işıkla beraber gittin, karanlıkta yalnız
dikiliyordum mutfak kapısında salondan gelen hıçkırıkları işittiğimde. Kapıda
tereddüt ettim birkaç saniye, seni ağlarken görmemi sevmediğini biliyordum. Başını
ellerine gömmüştün. Dalgalı, kahverengi saçların önüne düşüp ellerini örtüyordu
. Kapıdan girdiğimde başını kaldırıp kırmızı gözlerle bana baktın. Hıçkırıkların
şiddetlendi, pencereden yüzüne vuran ay ışığında yanaklarında parlayan
gözyaşların telaşlandı. Yanına oturduğumda sen ayağa kalktın. Başını sallayarak
hızlıca çıktın odadan. Peşinden gelmek istedim ama koridora ayak bastığım anda
karanlıkta yalnızdım yeniden.
Saat 08:32, alarm iki dakikadır çalıyor demek
ki. Yorganın tamamını sarınmışım gece. Salonda, koltuğunda üstünde bir örtü
vardı, diyorum, onu örtmüşsündür. Dönüyorum, yoksun. Ayağa kalkıp gülümsüyorum
kendi kendime, herhalde yorulmuştun, biraların da etkisiyle örtüyü hemen
oracıkta üstüne çekip kanepede uyudun. Ses çıkarmamaya özen göstererek
geliyorum salonun kapısına. Kanepe boş, örtü bozulmamış.
İşte sayılarla aram böyle benim. “Veda”nın
dört harfli olduğunu biliyorum, “Hoşça kal”ın sekiz olduğunu ve sekizi ikiyle
çarpınca da “Seni çok özlüyorum” ettiğini.
Yerdeki kelimeleri avuçlayıp masanın üstüne
döküyorum. Sonra bir alttan alıyorum bir üstten, yanyana koyuyorum. Bir en kısa
gözükeni alıyorum, bir en uzunu; bir siyah ve bir mavi, hepsini diziyorum arka
arkaya.
“Ama özlemeyeceğimize aslında sanki.”
Ve senin sesin cümleyi bana fısıldıyor. Hayal
gördüğümü sanıyorum başta, gaipten sesler duyduğumu, aklımı kaçırdığımı ama
hayır, tekrar tekrar her seferinde daha yüksek sesle okuyorsun cümlemi. Sesin
fısıltı olmaktan çıkıyor önce, karşımda benimle konuşuyor gibi artık. Kısa süre
sonra da bir haykırışa dönüşüyor. Yüzün gözümün önüne geliyor sen haykırırken. “Sanki”
derken ağzın “aslında” der gibi hareket ediyor. Başladığının aksine susuşun ani
oluyor. Aslında hayır, sadece sen değil, her şey susuyor. Tüm sesler yok
oluyor, nefes alışım duyulmuyor, kalbimin atışını ya da önümdeki kağıt üzerinde
hızla gezen kalemimin sesini duymuyorum. Ne yazdığımı bilmiyorum, belki de bir
şeyler çiziyorum, dediğim gibi en ufak bir fikrim yok. Dünyam kararana kadar
devam ediyorum. Hayır, öyle demek istemedim, fiziksel olarak gözlerimin önünü
karanlık bürüyene dek, yoksa dünyamın zaten kara olduğunu biliyorsun.
Kimi kandırıyorum ki?
Bir dünyam yok benim. “Çünkü benim dünyam
sendin.” gibi yalandan romantik saçmalıklardan bahsetmiyorum. Gerçekten, tam
anlamıy—
Ne yapıyorum ben? Sözlerimi açıklıyorum sana, sanki ihtiyacın
varmış gibi. Neyi kastettiğimi elbette biliyorsun. Çalışma masamda kapanan
gözlerimi açtığımda kendimi neden arabamda sandığımı da bilirdin belki, ne de
olsa bilinçaltımla iyi geçinen sendin. Ölmeseydin dost bile olurdunuz belki,
hoş, seni yine kıskanırdım ama, söylemezdim bu sefer muhtemelen.
Karanlık, gözlerimden kalktığında yatağımda
buldum kendimi, yorgan boynuma kadar çekili. Sıcak ve havasızdı oda. Dışarıda
gece olduğunu duyabiliyordum. Açtım gözlerimi, pencereden dışarıya baktım. Gündüz
azar azar serpiştiren yağmur damlaları, öncü birliklerinden aldığı bilgiyi
sevmiş olacak ki bütün gücüyle düşüyordu yere. Dışarı çıkmam gerekliydi; üşümem,
nefes almam. Islanmam. Çıktım da dışarı, yağmuru çok bekletmeden. Bir sürprizi
vardı sanırım, açtırmıyordu bana gözlerimi bir türlü. Elinden tutup götürdüğü
yere gidiyordum ben de. Bir şimşek çaktı sanırım, etraf aydınlandı bir an. Işığına
önümden gelen başka bir ışık; gürültüsüne ince ve yüksek bir ses karıştı. Düşen
yıldırımın ışığı asılı kaldı havada sonra, her yer beyazdı. Hep beyazdı.