9 Mayıs 2014 Cuma

Üç

Defter yere düştüğünde tüm kelimeler de saçılıyor beraberinde. Krem rengi halının üzerinde siyah lekeler oluyorlar, aralarına düzeltmeleri yaptığım mavi kalemden de karışmış. Bakıyorum yerdeki söz yumağına o son sayfayı bir daha yazamayacağımı bilerek. Kelimeler orada, ayaklarımın altında; ben buradayım ama hala eksik olan şeyler var. Her kelimeyi titizlikle bende gizlendiği yerden tutup çıkarttım, mürekkeple portrelerini sayfaya taşıdıktan sonra uçup gitmelerine izin verdim ve onları artık geri çağıramam.

Yerde kaç kelime var? Üç yüz mü? En fazla üç yüz elli olmalı. Hepsini alıp rastgele yerlere koysam bile matematiksel olarak aynı sayfayı tekrar yaratmam için düşük, çok düşük de olsa bir ihtimal var değil mi? Yoksa kandırılıyor muyum yine sayılar tarafından, geçen yılki gibi?
“Bak.” demiştin telefonda “Sadece beş bira içtim. Sadece.” Alkol seni çabuk çarpmıştı hep “Biranın alkol oranı yüzde dört, ben elli üç kiloyum yani doksan dakikada yeterince alkolü atmış olacağım arabayı kullanmak için. Dert etme, yatağa git ve mışıl mışıl uyu, tamam mı?” Dert ettim ama yine de gittim yattım, ilk bir iki saat uyku tutmadı.

Sonra uyumuşum.

Yatağın yanında, yere oturmuş beni izliyordun. Evden çıkarken giydiğin siyah kot ve beyaz bir omuzu düşük tişört ardı üzerinde. “Hoşgeldin.” diyip gülümsedim sana, başını hafifçe sola eğerek bakmaya devam ettin. Kalkmak için yorganı kaldırdım ve bir saniye bakışlarımı çevirdim senden, geri döndüğümde yoktun. Yatak odasının kapısına ışık vurdu sonra, ardından da senin sesin. Gülüyordun, kahkahalarla. Mutfağa gittim kalkıp, yanına. Buzdolabını açmış, karşısında kahkahalara boğulmuştun; sarhoş olduğun belliydi. Belinden tuttum seni: “Hadi gel, yatalım.” Su doldurdum tezgahın üstündeki cam şişeye ve iç diye verdim sana, mutfaktan da çıkıyorduk bu sırada, ışığı kapattım. Işıkla beraber gittin, karanlıkta yalnız dikiliyordum mutfak kapısında salondan gelen hıçkırıkları işittiğimde. Kapıda tereddüt ettim birkaç saniye, seni ağlarken görmemi sevmediğini biliyordum. Başını ellerine gömmüştün. Dalgalı, kahverengi saçların önüne düşüp ellerini örtüyordu . Kapıdan girdiğimde başını kaldırıp kırmızı gözlerle bana baktın. Hıçkırıkların şiddetlendi, pencereden yüzüne vuran ay ışığında yanaklarında parlayan gözyaşların telaşlandı. Yanına oturduğumda sen ayağa kalktın. Başını sallayarak hızlıca çıktın odadan. Peşinden gelmek istedim ama koridora ayak bastığım anda karanlıkta yalnızdım yeniden.
Saat 08:32, alarm iki dakikadır çalıyor demek ki. Yorganın tamamını sarınmışım gece. Salonda, koltuğunda üstünde bir örtü vardı, diyorum, onu örtmüşsündür. Dönüyorum, yoksun. Ayağa kalkıp gülümsüyorum kendi kendime, herhalde yorulmuştun, biraların da etkisiyle örtüyü hemen oracıkta üstüne çekip kanepede uyudun. Ses çıkarmamaya özen göstererek geliyorum salonun kapısına. Kanepe boş, örtü bozulmamış.

İşte sayılarla aram böyle benim. “Veda”nın dört harfli olduğunu biliyorum, “Hoşça kal”ın sekiz olduğunu ve sekizi ikiyle çarpınca da “Seni çok özlüyorum” ettiğini.

Yerdeki kelimeleri avuçlayıp masanın üstüne döküyorum. Sonra bir alttan alıyorum bir üstten, yanyana koyuyorum. Bir en kısa gözükeni alıyorum, bir en uzunu; bir siyah ve bir mavi, hepsini diziyorum arka arkaya.

“Ama özlemeyeceğimize aslında sanki.

Ve senin sesin cümleyi bana fısıldıyor. Hayal gördüğümü sanıyorum başta, gaipten sesler duyduğumu, aklımı kaçırdığımı ama hayır, tekrar tekrar her seferinde daha yüksek sesle okuyorsun cümlemi. Sesin fısıltı olmaktan çıkıyor önce, karşımda benimle konuşuyor gibi artık. Kısa süre sonra da bir haykırışa dönüşüyor. Yüzün gözümün önüne geliyor sen haykırırken. “Sanki” derken ağzın “aslında” der gibi hareket ediyor. Başladığının aksine susuşun ani oluyor. Aslında hayır, sadece sen değil, her şey susuyor. Tüm sesler yok oluyor, nefes alışım duyulmuyor, kalbimin atışını ya da önümdeki kağıt üzerinde hızla gezen kalemimin sesini duymuyorum. Ne yazdığımı bilmiyorum, belki de bir şeyler çiziyorum, dediğim gibi en ufak bir fikrim yok. Dünyam kararana kadar devam ediyorum. Hayır, öyle demek istemedim, fiziksel olarak gözlerimin önünü karanlık bürüyene dek, yoksa dünyamın zaten kara olduğunu biliyorsun.
Kimi kandırıyorum ki?

Bir dünyam yok benim. “Çünkü benim dünyam sendin.” gibi yalandan romantik saçmalıklardan bahsetmiyorum. Gerçekten, tam anlamıy—

Ne yapıyorum ben?  Sözlerimi açıklıyorum sana, sanki ihtiyacın varmış gibi. Neyi kastettiğimi elbette biliyorsun. Çalışma masamda kapanan gözlerimi açtığımda kendimi neden arabamda sandığımı da bilirdin belki, ne de olsa bilinçaltımla iyi geçinen sendin. Ölmeseydin dost bile olurdunuz belki, hoş, seni yine kıskanırdım ama, söylemezdim bu sefer muhtemelen.


Karanlık, gözlerimden kalktığında yatağımda buldum kendimi, yorgan boynuma kadar çekili. Sıcak ve havasızdı oda. Dışarıda gece olduğunu duyabiliyordum. Açtım gözlerimi, pencereden dışarıya baktım. Gündüz azar azar serpiştiren yağmur damlaları, öncü birliklerinden aldığı bilgiyi sevmiş olacak ki bütün gücüyle düşüyordu yere. Dışarı çıkmam gerekliydi; üşümem, nefes almam. Islanmam. Çıktım da dışarı, yağmuru çok bekletmeden. Bir sürprizi vardı sanırım, açtırmıyordu bana gözlerimi bir türlü. Elinden tutup götürdüğü yere gidiyordum ben de. Bir şimşek çaktı sanırım, etraf aydınlandı bir an. Işığına önümden gelen başka bir ışık; gürültüsüne ince ve yüksek bir ses karıştı. Düşen yıldırımın ışığı asılı kaldı havada sonra, her yer beyazdı. Hep beyazdı.  

7 Şubat 2014 Cuma

Yangın

Yorganı karnına kadar çekmiş, yatağında oturarak yeni aldığı kitabı –okulda çok da yakın olmadığı bir arkadaşı önermişti ve tam da seveceği türden bir kitap çıkarak şaşırtmıştı- büyük bir fincan kahve –yarılamıştı- eşliğinde okuyan kız; evin bir masa, masa lambası ve bir kitaplıkla çalışma odasına çevrilmiş ufakça bir odasında son romanındaki karakterlerden birinin –yarattığı en iyi karakter olduğunu düşünüyordu- son ayrıntılarını tamamlamakta olan babası; kardeşini –doğalı sekiz ay olmuştu- uyutmaya çalışırken yorgunluktan kendisi de uyuyakalan annesi –o da kardeşini uyuttuktan sonra en sevdiği dizinin önceki ay yayınlanan bölümünü izleyip öyle uyumak istiyordu-; hepsi, hepsi yanıyordu karşısında. Hafiften serpiştirmeye başlayan yağmur, damlalarını vahşi hayvanları beselemek için kafese atılan kanlı et parçaları gibi gönderiyordu damlalarını, açlıktan evin her yerine saldıran alevlerin arasına.

Mutfakta ilk sevgilisinden bahsetmişti kız annesine, bundan iki sene önce. Hızlı hızlı konuşmuştu araya girmesine izin vermeden, anlatmayı bitirince de yanıt beklemeden çıkıp odasına dönmüştü. Yeni bitirdiği her heyecanlı kitaptan sonra da tekrarlanan bu rutine alışıktı annesi. Hep akşam, dokuzdan sonra, hep mutfakta, hep hızlı, hiç karşılık beklemeden. Yangın, başladığında ilk bu anıyı yakıp öldürmüştü, ardından da bu rutnini sahnelendiği her bir diğer geceyi. Sonra alevler, salondaki iki adamın kavgasını duyup bağırışlarına yönelmişti. Kavganın sebebi belli değildi, hiç olmamıştı bir sebebi, kavga sahnesini yazdıktan sonra devamını getirme fırsatı olmamıştı babasının. İşte bu iki adam yanarak can verdi mutfakta iştahını söndüremeyen alevlerin arasında. Sonrakı hedef anlamsız sesler çıkaran bir kadındı. Belli belirsiz görünüyordu kadın, vücudu sadece anahatlardan oluşuyordu sanki ana okulunda pastel boyayla yapılmış bir resim gibi. Yüzü netti nispeten, gülümsüyordu. Biraz yaklaşan birisi onun “Kaynın mı aç senin?” dediğini ve kaldırdığı sağ elinde bir biberon tuttuğunu görebilirdi, ama alevler kimseyi yanına bırakmayacak kadar şiddetliydi ve yaklaşabilecek insanlar da yıllar sonrasında, aynı ateş tarafından odalarına hapsedilmişti.


İşte böyle her şey yanıyordu karşısında, hafif yağmurun altında, o izlerken. İtfaiye az sonra varabilecekti sokağa ama geldiğinde kim bilir kaç yıl yanıp gitmiş olacaktı çoktan, belki otuz belki kırk.

Boya

Fotoğraflarda gülmeyen insanları sevmezdi. İlk baktığı özelliklerden biriydi bu: saçları dalgalı mı, sonra bencilin teki mi, fotoğrafı çekilirken gülüyor mu... Gülmeyi karşısındakine bir lütuf sayan aklın düşünebileceği diğer şeyleri kafasında kurdukça daha da uzaklaşıyordu bu insanlardan. Elindeki fotoğrafa tekrar baktı. Yırtıp atmak, o fotoğraf hiç çekilmemiş gibi davranmak istiyordu. Veya onun altındaki, ya da onun ve ötekinin altındakiler de. Bu kadar sevdiğini, yıllarını geçirdiği, her yönüyle gurur duyduğu yüz, fotoğraflara gülmüyordu artık. Neden vazgeçmişti bilmiyordu, çok şey geçmişti başından son zamanlarda ama gülmeyi bu denli seven birini vazgeçirecek şeyler değildi hiçbiri, acaba hepsi arka arkaya gelerek mi sebep olmuştu buna? Evet çok uğraşıyordu, çok çabalıyordu son zamanlarda ama çabalıyordu işte, pes etmiş değildi.

Koltuğundan kalktı ve odasından, birkaç resim kalemi, bir siyah bir de mavi tükenmez kalem ve birkaç renkte keçeli kalemin durduğu kalemliğinden kırmızı bir kalem alıp salona, fotoğraflara döndü. Kendini koltuğa bırakıp resimleri kucağına aldı, keçeli kalemiyle her birindeki somurtan yüze gülümseyen bir ağız çizdi. Her birine, tek tek, büyük bir dikkat ve ciddiyetle, kalemin ucu fotoğrafa dokunurken nefesini tutarak, kahvesini yanlışlıkla dökmemek için uzağına koyarak. Bazı fotoğraflarda kaçırdığı, kırmızya boyamadığı düz dudaklar oluyordu. Sadece tek bir yüze, tek bir gülüşü bulmaya odaklandığı için bakışlarına takılmadan kurtulup gidiyordu bunlar.

Çizimini bitirdikten sonra büyük bir soluk verip başını kaldırdı, tam göz hizasına denk gelen pencereden dışarı, bulutlu ve serin havaya baktı birkaç saniye. Sonra başa dönüp tek tek eserlerini inceledi ve yaptığından memnun olarak kucağındaki fotoğrafları önündeki cam sehpaya, fotoğraf makinasının hemen yanına bıraktı ve makinayı alarak ayağa kalktı.


“Hadi” dedi kendi kendine, aynanın karşısına geçerken “Bir kez daha deneyelim.”

12 Kasım 2013 Salı

Dördüncü Kattan Düşüş

Soğuk. Çok soğuk. Odayı dolduran zifiri karanlıktan daha soğuk.

Oda büyük, belki yarım futbol sahası ölçülerinde. Bomboş. Tek bir mobilya, halı, avize ya da karanlıkta dolanırken insanın karşısına çıkabilecek hiçbir şey yok.

Ama oda, büyük ve boş ve karanlık olduğundan çok, soğuk.

Sıcakkanlı bir canlıyı en fazla bir saat içinde donduracak kadar soğuk ve tam olarak da bu soğuk onun uyuşturucusu. Doğanın son silahı, güçlü ve şanslı olanın bile hayatta kalmasına karşı kullandığı son silahı, piramidin ilk birkaç basamağındaki her şeye sahip olanları sendeleten basamak, o güne dek sahip olduğu her şeyi borçlu olduğuna inandığı aklını kandırmak bir yana, söz hakkı bile vermemiş o savunma mekanizmasına karşı koymaya çalışmasının son ürünü bu oda ve soğuk.

Her hafta Perşembe günü 10.06’da odanın kapısı açıp içeri giriyor, kapıyı arkasından kapatıp yürümeye başlıyor. Otuz iki adım düz, yirmi yedi adım sola sonra arkasına dönüp on iki adım sağ çaprazına... Adımlarının yönüne dikkat ederek ve sayarak ilerliyor bir süre ve sonra durup bekliyor. Kolundaki saatin alarmı 10.46’ya kurulu. Genelde 10.26 civarında soğuk, aklını bulandırıp düşünmesini engelleyecek, anılarını silikleştirecek kadar işlemiş oluyor vücuduna. 10.36 gibi de kaslarının kontrolü o kadar zorlaşıyor ki yürümek için olağanüstü bir çaba sarf etmesi gerekiyor. Karanlık ve soğuğun içinde, pes edip uyumak için kendini havadan daha soğuk zemine bıraktığı sırada saatin alarmı çalmaya başlıyor.

Bip. Bip. Bip.

Alarm önce kalp atışlarından daha hızlı ötüyor, sonra nabzı yetişiyor saate ve ardından öne geçiyor. Oyunu, işte böyle başlıyor. Artık hissetmediği uzuvların üzerinde sendeleyerek ilerlemeye çalışıyor. Geldiği adımları takip edecek kadar düşünemiyor, her şey içgüdülerine bağlı. Aklı, o sırada ismini hatırlayacak kadar bile çalışmıyor. Tek bir kuralı var ve buna gerçek anlamda hayatı pahasına uyuyor: bir duvara dokunduğunda ters yönde duvarı unutana kadar yürü. Bu, sadece birkaç adım demek. Kapıyı bulmak için on, en fazla on beş dakikası var.


Hiçbiri diğerinden daha doğru gelmeyen yönlere sendeleye sendeleye ilerlerken umutsuzluğun son anlarında kavradığı kapı kulbu, tekrar piramidin ilk basamağına düştüğünü gözüne soka soka mutlu ediyor onu.

26 Temmuz 2013 Cuma

Keşke

Sevgilim,

Okumayacağını bile bile yazıyorum bu mektubu sana. Bu mektubu eline alıp kalın çerçeveli gözlüklerin gözünde, kaşlarını çatıp alnını kırıştırarak ve zaman zaman gülümseyerek okumayacağını bilerek. “İşte, bu, tam da bu kelimeyi okurken gülümseyecek.” diyemiyorum kendime. Bu kağıda senin kokunun asla sinmeyeceğini bilerek yazıyorum.

Seni özledim. Biliyorum, basit bir cümle. Daha süslülerini çok duydun benden, hep daha çok kelimeyle anlatmıştım sana hislerimi. O üç harfi bile hiç kullanmamıştım, hep daha fazlasıydı senin duymanı istediğim.
Yapamıyorum. İstesem de süsleyemiyorum cümlelerimi. Duyamadığın her kelimeyi israf etmiş gibi hissediyorum. Uzun bir cümle. Anlamsızlaşıyor. Senin kulaklarına erişmedikçe. Bak, hiç yapmadığım bir şeyi daha yapacağım şimdi, yasak kelimelerden birini kullanacağım.

Hikayelerine aşıktım senin, sana olamadığım için. Olamazdım. Aşık olursam bitmenden korkuyordum, anlıyor musun? Aşık olursam, yavaş yavaş sana doyacağımdan. Yazdığın hiçbir hikayenin de sonunu okumadım bu yüzden. Ne kadar güzel bir son olursa olsun, başladığı kadar güzel bitmesi mümkün değildi benim için.

Üşüyorum. Gece soğuk, ve pencerem açık, karşısında bu mektubu yazıyorum sana. Esiyor hafifçe, pencere gıcırdıyor. Titriyorum. Varsın üşüyeyim, kimse kapatmaz pencereyi. Ben, zaten bilirsin hasta olana kadar kapatmazdım pencereyi. Ben hasta olunca da kızardın, neden pencerenin önünde oturuyorsun diye. Saklasan da bilirdim üzüldüğünü, pencereyi daha erken kapatmadığın için kendine de kızdığını. Ama yoksun, üzülmezsin şimdi. Ve sen üzülmezsen, ben titrerim.

Eski dolabımı attım biliyor musun? Sırf kahverengi diye. Gözlerini hatırlatıyor diye. Açamıyordum o dolabı hiç, içinde neler olduğunu görmeye dayanamayacağım için. Gömleklerim? Belki. Kravatlarım? Belki. Daha fazlası? Belki. İşte bu yüzden.

Bak? Gör. Dün. Mü. Ne. Yap. Tığımı? Kağıt ıslandı, kelimelerim de gittikçe okunaksızlaşıyor, daha son sözümü söyleyemedim bile.

Kıyıp da uyandırsaydın beni o sabah keşke.

Hoşça kal, demek için son bir kez.

Gitmeseydin keşke hiç, ölmenin sırası mıydı?

Rüya da görmemiştim o gece. Senleyken hep deliksiz uyurdum öyle.

Sevgilim.



Seni seviyorum.

Fare

“Elimden gelenin en iyisi bu.” dedi Fare.

“Elbette bu.” diye yanıtladı “Sen bir faresin.”

“Şu an ırkçılığın anlamı yok.” dedi Fare.

“Ne zaman oldu ki şu an olsun?”

“Eh…” dedi fare “Haklısın. Neyse, eee, ne yapacağız bununla?”

“Neden fare olduğunu sorguladın mı hiç? Ne bileyim, neden tavşan değilsin mesela, ya da zebra?”

“Saçmalama.” Dedi fare “Ben bir fareyim. Tavşanlar gibi zıplamıyorum, diğer tüm fareler gibi yanımdan geçen şeylere karşı temkinliyim ve hemen koşup bir deliğe giriyorum. Hem bak, bir tavşanın böyle uzun bir kuyruğu olur mu hiç?”

“İyi ama, derin yeşil ve şey… pek tüylü de sayılmazsın.”

Uzun haftalar önce bunun yanıtını kendine vermişti Fare. Güldü.

“Bütün fareler aynı olmak zorunda değil ki! Birbirinin aynısı olan kaç fare gördün? Geçen haftayı hatırlıyor musun, az kalsın ezildiğimiz gün. Kaçtığımız evde kafeste beyaz bir fare vardı mesela. Siyah ve grileri de her gün sokaklarda görüyoruz zaten. Ben de yeşilim işte.”

“Buraya getir.” Dedi, düşünceli görünüyordu. “Belki fareler yeşil olamıyordur?”

“Kim demiş? Neden olmasın ki? Bence pembe, mor hatta renksizlerimiz bile vardır. Bakınca arkasını görüyorsundur.”  Dedi Fare. “Yardım etsene, tek başıma itemiyorum.”

Bir fare kapanını itekleyerek bodrumun bir köşesine, diğerlerinin yanında götürmeye çalışıyorlardı. Bütün gece bununla uğraşmışlardı ve bodrum artık güvenli sayılırdı, güneş doğana kadar en azından. Genelde güneş yukarıdayken bile uğrayan olmazdı ama yine de temkinli davranıp saklanıyorlardı.

“Bence bilen birine danışmalısın.” dedi.

“Ne yani, bir insana falan mı? Biliyorum işte, ben bir fareyim. Hem kendimi fare gibi hissediyorum. Nasıl göründüğüm ne fark eder ki?” dedi Fare.

“Peki bir fare nasıl hisseder?”

Aralarında kısa bir sessizlik oldu. Fare bunu hiç düşünmemişti. Fare, zaten genel olarak pek düşünmezdi.



8 Temmuz 2013 Pazartesi

Buz

Doktorun duygusuz sesini duyuyorum. Ölüm saati: 14.47. Anlamsız geliyor söylediği, çünkü ––orada bir tek ben varım ve ben de onu dinliyorum.
Sevgilim, odamın kapısından bana bakıyor; gülümsüyorum.

Ağlıyor.

Doktor dışarı çıkarken omzuna dokunuyor hafifçe, sonra o yanıma geliyor. Elimi tutuyor ve gözyaşları yüzüme düşüyor. Islaklık hissetmiyorum.

Islaklığı neden hissetmiyorum?
Elinin sıcaklığını, neden hissedemiyorum?

Bir şeyler farklı geliyor. Odamın dışındakı hemşirelerin önlüklerinin hışırtısını duyuyorum, yan odada anneme bağlı serumun ritmik damlayışlarını, babamın düzensiz ve kesik soluklarını duyuyorum bir de hıçkırıkları... Siyah saçları göğsüme düşüyor o hıçkırıklarla sarsılırken.
Yüzüne dokunamıyorum, saçlarını okşayamıyorum. Gözyaşları artık dudaklarımı ıslatıyor, tadını alamıyorum.

Ağlayamıyorum.

Geri dönmek için çabalıyorum var gücümle, hiçbir şey için değilse bile, onun için, daha fazla ağlamaması için. Olmuyor bir türlü, dudaklarımı açtığımda seslenemiyorum ona, soluyamıyorum onun soluduğu havadan. Artık sesi boğuk geliyor, bir duvarın arkasındaymış gibi sanki. Ne hışırtılar duyuluyor artık, ne de damlama sesleri, kafamda yankılanan tek bir ses var, giderek boğuklaşan ve uzaklaşan hıçkırıkları.

Her yer karanlığa gömülmeden önce kolyesini çıkarışını görebiliyorum, ve avcumu açışını. Kolyenin soğukluğunu…


Hissedemiyorum.